Babamın bir arkadaşının hediyesi olan, ayakları rengarenk, kendisi uçuk sarı, sallayınca çıngıl çıngıl ses çıkaran minik fil, ilkokulda yazdığım bir hikayede başroldeydi: “Dilek ve Fili Özlem”. Oyuncaklarına kötü davranan küçük bir kızın hikayesiydi bu; oyuncakları ona sırt çevirdiğinde hatasını anlıyor ve onlardan özür diliyordu. Hiç de fena sayılmaz, değil mi?
Hatırlıyorum ki, annemle babam hikayeyi okumaya başladıklarında, hikayenin adına takılıp, “Hay Allah” diye hayıflanmışlardı, “ismin hallerini öğrenemedi bu kız galiba.” Hikayenin Özlem adında bir fil hakkında olmasındansa, Dilek’in bir file özlem duyması daha makul gelmiş olacak, “Dilek ve File Özlem” demeye çalıştığımı sanmışlardı.
Artık hangisi daha tuhaf bilemiyorum.
Neyse.
“Pinki’nin Mutlu Hikayesi” en az Özlem adında bir fil kadar ilkokul işi (!) gelmiş olabilir kulağınıza, ama aslında müthiş bir hikaye.
Ozan Yurdugül’ün iyi haberini aynen aktarıyorum:
“Sizlere sonu güzel biten bir kurtuluş hikayesi anlatmak istedim.
Bu güzel hayvanlar için birşeyler yapan bütün kutsal insanlara ithaf olunur.

Pinki, Kavacık TEM otoyolu üzerinde bundan beter halde bulundu.
Burada temizlenip ilk bakımı yapılmış hali görülüyor.

Başlangıçta birçok veteriner onu almak istemedi.
Çünkü uyuzdu ve parazitler bütün vücudunu kaplamıştı.

Kaderine razı gibi göründüğüne bakmayın.
Veterinerin pansiyonunda 10 gün yaşamla-ölüm arasında mücadele etti.

Önce Şile’ye götürdük. Bir at ağılında birkaç hafta kaldı.

Başlarda pespembe göründüğü için ona Pinki demiştik.

Şile’de bakımını yetersiz görünce Suadiye’ye getirdik.

Ev hayatı biraz sıkıcı ama emniyetliydi.

Yeniden sahip aradık.
Apartman dairesinde başka köpeklerin yanında olmuyordu.

Sonunda biraz zorlukla da olsa Avusturya’ya gitti Pinki.
Yeni sahipleri başka bir isim takmışlar. Zaten ona niye Pinki dediğimizi de anlamamışlar.

Bahçeli bir evde yeni ailesiyle kalıyor şimdi.
Ziyaretine gittiğimizde bizi kapıda karşıladı, hatta altına kaçırdı heyecandan.
Oyunculuğu ve sıcakkanlılığıyla herkese kendini sevdirdi.
Özellikle evin babası çok düşkün olduğundan biraz kilosu var.
Ama Kavacık TEM otoyolundan Avusturya’ya uzanan güzel bir hikayesi var.”
Ozan Bey’den öğrendiğime göre, Pinki’yi otoyol kenarından kurtaran, ilk bakımının yapılmasını sağlayan, ve daha sonra arkadaşı Christine Klar ile birlikte tedavisini üstlenen insan Petra Gönenç’miş.
Apartman daireleri ve kedili evler gibi imkansızlıklar sonucu barındırılamayan Pinki Hanım’ı sonunda Barbara Yalman evine kabul etmiş. Ancak o da allerjik astım yüzünden rahatsızlanınca, tedavisi için Avusturya’ya gitmesi gerekmiş, Pinki’yi de yanına almış giderken.
Yolculuk sırasında kabine alınmadığı için bagajda donmaktan kıl payı kurtulmuş Pinki. Slovenya-Avusturya arasını kara yoluyla kat etmelerinin ardından, Barbara Yalman’ın Villach’ta Pinki’yi gören ilk komşusu onu almak istemiş, Pinki de böylece yeni yuvasına kavuşmuş.

Şimdi 2 yaşında olan Pinki’deki şu keyfe bakar mısınız?
Onlarca, yüzlerce sokak köpeği var belki kurtarılmayı bekleyen, ama bir an için de olsa önemi kalmıyor onların; sanki her şey, herkes iyi oluveriyor.
Tıpkı şu eski deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi:
“Onun için farketti.”








Harika bir hikaye! Ben de her ümitsizliğe kapıldığımda kendime deniz yıldızını hatırlatıyorum. İlk duyduğumda gayet küçük olduğumu ama çok etkilendiğimi anımsıyorum. Yaptığım birçok şeye motivasyon kaynağı oluyor.
Bu arada hayvanlarla ilgili insanlar bir şekilde birbirlerini buluyor ya.. :) Suadiye’de sokakta kedileri besleyen bir hanımın yanına gidip tanışmıştım; sohbet etmiştik. Soyadını bilmiyorum ama adı Petra’ydı; belki de burada bahsedilen kişiydi.
Pinki benzeri hikayelerin çoğalması; insanların hayvanların da birer canı olduğunu idrak etmesi umuduyla..