so all may eat 2So All May Eat (“Herkes Yiyebilsin Diye”) 2006’dan beri Amerika’nın Colorado eyaletinde faaliyette olan bir restoran. Evrensel geçerliliği olan, havaya imza atarmış gibi yaparak hesap isteme hareketinin burada hiç bir anlamı yok. Zira S.A.M.E.’de ne bir menü var, ne de belirlenmiş fiyatlar.

Burada müşteriler yiyip içtiklerinin fiyatını kendileri belirliyorlar. Ne kadar ödemek istiyorlarsa, ne kadar ödeyebiliyorlarsa. Parası olmayanlar ise yemek karşılığında gönüllü olarak mutfakta çalışıyorlar.

S.A.M.E. dünyada bu sistemin uygulandığı ilk örnek değil şüphesiz, ama ilklerden denebilir. Arkasında 30’larının başında olan Brad ve Libby Birkin çifti var.  1998’de evlendikten sonra 2002’de Denver’a geliyorlar. Bilgi teknolojileri danışmanı olarak çalışan Brad’in esas yapmak istediği aşçılık. Öğretmen olan Libby ise öğrencilik hayatı boyunca garsonluk yapmış, evliliğini restoran saatlerine göre yaşamak istemiyor. İkisi de aşevlerinde gönüllü olarak çalışma tecrübeleri var, ve insanlara yardım etmeyi seviyorlar. Bütün bunları birleştirdiklerinde kar amacı gütmeyen bir restoran açma fikrine ulaşıyorlar.

so all may eat 3Tabii ki aileleri çıldırdıklarını düşünüyor; bankalar böyle bir işe kredi vermek istemiyor; tüm birikimlerini bu işe yatırıp, daha restoranı açamadan batma noktasına geliyorlar ama sonunda oluyor işte. Ekim 2006’da restoran açılıyor, ve yakınlarının 6 ay bile dayanmayacaklarını düşündüğü S.A.M.E.’in ocağı 3 yıla yakın zamandır yanıyor.

Restoranın menüsünde öyle hazır çorbalar, donmuş ürünlerden hazırlanmış yemekler falan yok. Yemeklerin hepsi sıfırdan yapılıyor; çoğunlukla organik ürünler tercih ediliyor; neyin mevsimiyse o sebze-meyveler kullanılarak, günlük yemekler yanında gurme lezzetler ortaya çıkarılıyor.so all may eat

Maksat hayır işiyse eğer, organik ürünlere para harcamak yerine, bir yardım kuruluşuna bağış yapılarak daha fazla insan doyurulabilir diye düşünebilirsiniz. Ama Birkin çiftinin derdi başka. Yemeğin ve yemekle ilişkimizin, kişisel ve toplumsal pek çok problemle yakından ilintili olduğuna inanıyorlar. Dolayısıyla temiz ve şık bir ortamda, herkese düzgün, sağlıklı yemek yeme fırsatı tanıyarak, sadece karın doyurmaktan daha yüksek bir amaca hizmet ettiklerini savunuyorlar. Nitekim restoranın müdavimlerinin evsizler, bekar anneler, öğrenciler, yaşlı/emekli çiftler, genç/ çalışan çiftler, gibi geniş bir kitleden oluşması bu görüşü destekliyor. Bu insanlar ödeyebildikleri kadar para ödemekten, ödeyemiyorlarsa da ellerine eldivenleri geçirip bulaşığa girişmekten gocunmuyorlar.   

Restoran haftaiçi 4 gün, 3’er saat, Cumartesi ise tam gün açık. Günde 55, yılda yaklaşık 15 bin müşteriye hizmet ediyor.  Ve evet, insanların bir kısmı gereğinden fazla para ödüyor; bir kısmıysa gereğinden az; bir kısmı ise hiç para ödemiyor, ama işte hepsi mucizevi bir şekilde dengeye geliyor.

İnanılmaz, değil mi?

Şaşkınlıkla ve takdirle okuduğum bu çiçeği burnunda başarı modelini, Türkiye’de, mesela Taksim’in göbeğinde bir restoranda uygulama cesaretini gösterecek girişimci kim olacak, merakla bekliyorum!